KENDİ YOLUNDA YÜRÜYENLER

“Kendi Yolunda Yürüyenler, kimsenin kimseye yol çizmediği;
özgürlüğün, denge arayışının ve kendi yolunu bulmanın destansı bir romanı.
Mezopotamya’nın unutulmuş bir vadisinde başlayan küçük bir çatlak,
zamanla tüm bir toplumun kaderini değiştirecek.”

“Bu vadide kimse kimseye bir yol çizmez; herkes kendi yolunu kendi çözer.”

🌿 1. BÖLÜM

Sabah güneşi, vadinin doğu yamacından yükselmeye başladığında toprak bakır gibi kızıl bir renge bürünürdü. Mezopotamya’nın bu vadisi, hem ılıman hem sert bir iklime sahipti; sabahları serin ve tatlı, öğleden sonra kavurucu, geceleri ise ürperti veren bir karanlık bürürdü. Ama sabah saatleri vadinin en huzurlu zamanlarıydı.

Nehir, geniş kıvrımlar çizerek akıyor, yüzeyinde altın sarısı ışık kümeleri titreşiyordu. Çevredeki sazlıklar sabah rüzgârıyla hışırdıyor, rüzgârın sonunda kayalara vuran hafif uğultu vadinin kendi sesi gibiydi. Tepenin yamacındaki zeytin ağaçları, çalılar, yabani hardal otları, hepsi güneşle birlikte uyanırdı.

Miran, işte bu sabah uyanışının içinden koşarak geçiyordu. İnce deri ayakkabıları kuru toprakla, çakıllarla, zaman zaman sertleşmiş çam topaklarıyla temas ediyor; toprağın sabah serinliği teninde hafif bir ürperti bırakıyordu. Elindeki bez torbanın içinde fosilli taşlar taşıyordu.
Onlara dün nehir kıyısında bulmuş, taşların üzerindeki spiral biçimli izlerin “başka zamanlardan” geldiğini hissetmişti. Onları Bugün Lira’ya gösterecekti. Lira’nın baktığı her şey anlam kazanıyordu… taş, kil, su, ses.

Topluluk Evi’nin avlusundan geçerken diğer çocukların sabah dağılışını gördü. Hepsi 7–12 yaş arasında, tıpkı Miran gibi özgür, neşeli ama güçlüydü. Bu vadide çocuklar yalnızca “küçük insanlar” değildi; doğanın parçasıydılar.

Rona, Miran’ı görünce seslendi:

“Fosil taşları mı buldun yine…Lira her baktığında yeni bir şey buluyor, değil mi?”

Miran nefes nefese gülerek:
“Bu kez içlerinde kabuk gibi bir şey var! Belki yüzlerce yıl önce yaşayan bir nehir yaratığıdır.”

Sarta, ince yapılı bir çocuk, hemen yanlarına sokuldu.
“Ben de bugün tepeye çıkıyorum,” dedi. “Güneşin ilk ışığı kayaya vurunca gölge avı yapacağız. Gelmek ister misin?”

“Sonra gelirim,” dedi Miran. “Önce taşları Lira’ya göstereceğim. Belki bir heykel yaparız.”

Rona, Miran’ın ince uzun saçlarına hafifçe dokundu.
“Sen zanaatkâr olacaksın Miran. Nahar bile öyle diyor.”

Miran utanarak güldü.
“Bilmiyorum… Belki.”

Çocuklar farklı yönlere dağıldılar; kimisi taş tırmanışına, kimisi sazlıkların arasına, kimisi su araştırmasına… Hiçbir yetişkin “dur” demezdi. Bu vadide öğrenmenin yolu çizilmezdi, her çocuk kendi yolunu ve öğreneceklerini merak duygusuna göre kendi seçerdi.

Nahar avlunun girişinde onlara bakıyordu. Gözleri hem yaşlı hem gençti; vadinin bütün değişimlerini görmüş bir bilgelik taşıyordu.

“Gün döndü, Miran,” dedi.
“Bugün taşlar sana ne anlatacak bakalım?”

Miran torbayı kaldırdı.
“Lira ile bakacağız. İçlerinde zaman saklı sanki.”

Nahar, vadinin doğusuna bakarak mırıldandı:
“Zamanın izi bazen toprakta, bazen suda, bazen de insanın gözlerinde olur.”

Denge Meydanı’na yaklaşırken Mezopotamya sabahının tüm kokuları Miran’ın etrafını sardı:
Taze ekmek, kurutulmuş incir, zeytin, nemli toprak, yanan hafif odun…Her koku vadinin başka bir yaşamına işaret ediyordu.

Meydan çoktan canlanmıştı. Burası vadinin en önemli yeriydi; paylaşımın, dengenin, buluşmanın alanı. Hiçbir stand, satıcı, çığırtkan yoktu. Sadece insanlar ve getirdikleri…

Bir kadın, aylardır acı suyunu çıkardığı siyah zeytinleri geniş bir tabağa bırakıyordu.
Yanında duran genç bir erkek, yaptığı ahşap kaşıkları diziyordu. Bir çocuk, yaptığı taş oyuncağı yere bırakıyor; ihtiyacı olan biri gelip alıyordu.

Miran’ın karnı guruldadı.
Zeytin tabağının yanında duran uzun boylu kadın ona gülümsedi.

“Al, tadına bak,” dedi. “Bu sabah topladım.”

Miran zeytini çiğnedikten sonra gözleri parladı.
“Tuzu çok iyi,” dedi. “Dili yakmıyor.”

Kadın memnuniyetle başını eğdi.

Yukarıdan hafifçe güneş vuruyor, meydanın ortasında hareket eden insanların gölgeleri yere yumuşak desenler çiziyordu. Nehir kıyısındaki dar sokağa döndüğünde Lira’nın atölyesi göründü.

Atölye, düz bir kaya kütlesinin üzerine kuruluydu. Mezopotamya’nın eski ustalarının bildiği bir teknikle; duvarların çoğu açıktı ki, içeri her zaman taze hava girsin, kil nefes alabilsin.

İçeriden kil kokusu, su sesi, yumuşak bir uğultu geliyordu. Lira’nın çalışırken çıkardığı sesler bile bir ritimdi.

Miran içeri girdiğinde Lira bir kil bloğunu yoğuruyordu.

Lira…Vadideki birçok insan gibi sade giyinirdi ama yüzünde, insanın iç dünyasını görür gibi bir dinginlik vardı. Koyu saçları ensesinden gevşekçe toplanmış, kil bulaşmış kolları güneş ışığında pırıl pırıl görünüyordu. Miran taşları tabloya bırakınca Lira başını kaldırdı.

“Zaman yine konuşmuş,” dedi. “Sen de onu duymuşsun belli ki.”

Miran’ın yüzü kızardı.
“Hem de çok. İçinde kabuk gibi bir şey var. Canlı izleri.”

“Canlılar da zaman gibi iz bırakır,” dedi Lira.
“Onları görmek için gözün değil, sabrın olması gerekir.”

Tam o anda atölyenin girişine uzun bir gölge düştü.

Erisam…Erisam vadide bilinen biriydi. İri değildi ama doğru duruşuyla güçlü görünürdü.
Geniş omuzlarını vurgulamak için her zaman dik yürür, gözlerini çevresindekilerin üzerinde gezdirirken hep bir şey tartar gibi bakardı.

Sesi sakindi; ama o sakinliğin içinde bazen anlaşılması güç bir gerginlik vardı.
İnsan bazen bir sözünden değil, söyleyiş biçiminden huzursuz olur ya — işte Erisam tam da böyle bir iz bırakırdı.

Ve Lira’ya karşı olan ilgisi vadide bir süredir herkesin sezdiği bir şeydi.
Erisam’ın bakışları Lira’ya değerken, bir şeyler hem büyüyor hem kararıyordu içinde.

Erisam, Lira’ın yaptığı çömleklere göz gezdirdi.

“Yaptığın tüm çömlekler Çember’de çok beğeniliyor,” dedi Erisam.

Lira’nın yüzündeki ifade hiç değişmedi. Ne geri çekildi, ne öne çıktı. Sanki rüzgârın yön değiştirdiğini fark etmiş gibi nötr bir sakinlik.

“Miran’la çalışıyorum,” dedi. “Çömleğe mi ihtiyacın var?”

Erisam’ın gözleri Miran’a kaydı.
Başından ayağına süzerek, neredeyse küçümseyen bir ölçme bakışı…Çember’de kimse birbirine böyle bakmazdı. Lira onun bu bakışından rahatsız olmuştu.

“Konuşacaklarım sana ait, Lira. Çocuğun duymasını istemem.”

Miran çocuksu bir hisle bu konuşma ve bakışlardan hiç hoşlanmamıştı.
Lira ona döndü.

“Sen nehre in,” dedi. “Taşları yıka.”

Miran çıktı ama nehre gitmedi; atölyenin yanındaki dar alana çömeldi.
Neden yaptığını bilmeden… ama içindeki bir ses ona “kal” diyordu.

İçeriden Erisam’ın sesi geldi:

“Seni uzun süredir izliyorum. Çamuru yoğuruşunu, çocuklarla konuşmanı, ellerinin içindeki sabrı…”

Bir cümlesinin üzerine başka bir cümle ekledikçe sesi sanki daha yumuşuyor ama konuşma biçiminde yaptırımcı bir yol beliriyordu.

“Yanımda olmanı istiyorum. Eşim olmanı.”

Lira’nın cevabı kısa bir sessizlikten sonra geldi.

“Erisam… Sen gözlerinle konuşuyorsun, sözlerinle değil. Kendini çok gösteriyorsun ama içini çok saklıyorsun. Doğuracağım çocuklarım kendi yollarını seçebilecek kadar özgür olmalarını istiyorum. Ben senin yanında kendim olamam.”

Erisam dik omuzlarını daha da dikleştirdi.
“Yani beni reddediyorsun?”

“Bunu reddedilme olarak anlama,” dedi Lira. “Sadece yolumuz aynı değil.”

Atölyenin içini keskin bir sessizlik kapladı. Adeta şırıl şırıl akan nehir bile sanki sessizleşti.

Erisam’ın sesinin tonu bu kez daha düşük, daha keskin bir çizgideydi:

“Bu dünyanın dengesi, siz kadınların sandığı gibi değil… Seçimlerin bedeli olur.”

Lira’nın yüzünde en ufak bir titreme yoktu.
“Çemberde hiç kimse dengenin bekçisi değildir. Kadınlar -erkekler diye de bir ayrım olmaz. Çemberde yaşayan herkes buna uyum sağlar. Sen de uyum sağlamalısın.”

Erisam sert bir bakış atarak atölyeden çıktı.

Yere çömelmiş bekleyen Miran’ın yanından geçerken göz göze geldiler.

Gözlerinde kırılmış gururun, kıskançlığın ve hırsın koyu bir karışımı vardı.

“Taşları fazla suya tutma,” dedi. “Çatlayan şey eski haline dönmez.”

Erisam gittikten sonra Miran nehir kıyısına indi. Ellerini suya soktu, taşları yıkadı. Ama içini kötülüğü önceden hisseden çocuksu bir iç sıkılması sarmıştı.

Gün batarken taşları Lira’ya götürdüğünde bazılarını çatlamış buldu.

“Suya çok tuttum sanırım,” dedi.

Lira taşları eline aldı.
“Bazı çatlaklar,” dedi, “içindekini daha çok ortaya çıkarır.”

O an Miran bunun ne demek olduğunu tam anlamadı.
Ama yıllar sonra, o çatlağın yalnızca bir taşa ait olmadığını anlayacaktı.

Vadinin dengesi işte o gün, o atölyede, o sessizlikte bozulmuştu.

⬩ Bir Sonraki Bölüm: “Çember’de İlk Çatlak”

⬩ Yayın Tarihi: Salı / Cumartesi
⬩ Okumaya devam etmek için takipte kalın…

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir